Gönderen: devrimgunyel | Haziran 17, 2008

Ahmet Arif

Gülümsemek…

Öyle açız ki içten gülümsemelere; içten… Gülümserken içerimizde fesatlık olmadan, altında farklı anlamlar saklamadan gülümsemek. Engerek ve çiyan olmamak gülümserken…

Güven duygusunu özlemek… Güvenmek; delicesine.. Seviyorum derken sevmek, gülümserken kızmamak, tokum derken yutkunmamak, iki kere düşünmemek…

Yaşamak güzel şey, ümitli şey. Dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek güzel de; birlikte dinlesek şu şarkıyı hepimiz birşeyler bulsak kendimizden ve ardından birbirimizden. Sen beni düşünsen dinlerken, ben seni düşünsem ve sonra diğerlerini düşünsek; havasını soluduğumuz, havamızı soluyan diğerlerini…

Yalın yaşasam, yalın yaşasak… “Kirvem hallarımı aynı böyle yaz..”

Sazın sesi içini okşuyor insanın gecenin bu zamanında; ay İzmir’in üzerinde, ışıklar yanıp sönüyor gibi; sarı, mavi, kırmızı.. Aklımda Bingöl’ün havası, burnumda kokusu, göz kapakları birbirine kavuştuğunda önümde… Gülümsetiyor… “..rivayet sanılır belki.”

“Kalmışım bir başıma.. bir başıma ve uzak.”

Sonra kalem yazmaz bir nice sevda…

Nolur gel.. Etme gel… Ay karanlık

Payı yok apansız inen akşamın

Üşüyorum

Kapama gözlerini

Zulamdaki mahsun resim

hadi gel

Gönderen: devrimgunyel | Mayıs 25, 2008

kötü filmler kötü müzikler

Yapacak işleri yapmamak çok ayıp birşey. İnsanlar görevlerini, sorumluluklarını bilmeli; çevreyi temiz tutmalı, derslerine çalışmalı, annesine babasına iyi davranmaları, öğretmenlerine saygılı olmaları gerekir ayrıca o insanların, değil mi? Bunun ders kısmında patlıyor sanırım.

Yapılması gereken bilyorlarca işten biri sadece şu sınavlara girmek ama gözümde öyle büyüyorlar ki.. çalışamıyorum.. onlar büyüyor ben çalışamıyorum.. Aradığım fotoğrafı da bulamadım zaten(burdan alparslana sosyal mesaj da vermek istiyorum tabii ki)

Müzikler ve filmler sardı dört bir yanımı birkaç gündür. Gerçek dünyayla bağlantı kurmakta zorlanıyorum. Sabah kalktığımda tost makinesinde ekmek kızartmak, yanında portakal suyu içmek ve kahve makinesinin düğmesine basmak, gazetemi alıp içeceğimi yudumlamak, gökdelenin tepesindeki işime gitmek, yolda insanlara günaydın bay bilmemne diyerek selam vermek… Silkeleniyorum ve ufak gökdelenimizden İzmir’e bakıyorum. Hani kafanı boşaltacaktı bu filmler, hani yormayacaklardı.. Nıç nıç.. olmamışlar. Bilim kurgu filmlere olmadı polisiyelere geçiş yapmak lazım.. Asansörümüzün direk beni okula götürmeyeceğini düşündükçe deliriyorum bilim kurgularda, polisiyede de bütün komşularımız katil oluveriyorlar.. Bir Ocean’s dizisi de canımı sıkabiliyor. Bittiklerinde deliriyorum. Bitmesin filmler! Beğendiğim film hayatıma yansısın olmaz mı? Hani sokağa çıkayım, ohh mis süper hava her daim, psikolojime uygun fondan da müzik gelsin; kulaklıklar başımı ağrıtıyor. Hava kötüyse bunu süper hüper bir rastlantıyla unutulmaz kılalım, kötü herşeyin ödülü olsun mesela. Hayat film olsun bıdıbıdı… Sonra sokağa çıkınca herkes zengin olsun mesela, hiçbir sorun olmasın, o gülen yüzler.. Kötüler hepten kötü olsun ayrıca, yani geçmişler önemsiz olsun iyi iyi olsun kötü de kötü. Anlaştık!
Müzikleri yapanlar her daim aşık mı onu da merak ediyorum ayrıca; yani şimdi romantik şarkıcı baha her daim romantik mi? Adam sürekli birine aşık ve sadık ve ve ve mi? Tarkan dön bebeğim diyor mu yıllarca aynı kadına? Bunlar hep iyi insanlar mı şarkılarını sevdiklerim? Film kahramanları kızların aşık olduğu jönlerimiz ve erkeklerin “taş” dediği artiz kızlarımız… Sizler nesiniz alasen? Babamlarının işyerlerinin çıkışında bir jazz barları bir oldies mekanı neden yok? Babam ve annem niye oraya gidip ellerini şıklatmıyorlar? Neden kıraathane ve mutfak kullanıyoruz. Mutfağımız niye ayrı bi yerde? Ben salondan bağarınca ses niye kapıdan çıkıp sola dönmek zorunda? Ses hızıda bi hız sonuçta, vakit kaybetmemiz lazım. Kahvelerimiz niye bi çirkin? Niye ben o izlerken aldığım kahve tadını içerken alamıyorum? Kahve içmek istediğimde içinde starbucks kahvesi içilen bi film mi izlemem gerek? Erkekler özlerinde bu kadar romantikler mi yahu? Yok daha neler =) Ama güzel olan o değil mi? Bu şekilde bir erkek gelse kapıyı göstermeyi de biliriz hani.. Erkek adam duygusunu göstermez arkadaşım! öhöm tamam geçti.. Ay ne romantiiiik…

Yok yok bu filmler bana çok fazla. Müzikleri de anlamadığım dillerde hareketli parçalar yapmalıyım. İyi bir değişim. Sonra, filmler ne olsun ne olsun?? Le Guin’in kitaplarını film yapsınlar! Olur valla! Kaçırdığın şeyler fazla kayıpta olmaz; bi dogville değil sonuç olarak ne de bir Just Like Heaven; ah uleyn dedirtecek.. Evet evet.. sevdim bu fikri! ..de biri çeksin, izleyelim, final dönemi bitiyor daha dişe dokunur film izleyemedik..

Ben kalkıp problem çözeyim az…

Gönderen: devrimgunyel | Mayıs 18, 2008

fotoğraf

Gözlerim bir fotoğraf arıyor. Nasıl birşey, neye benziyor, ne gibi? Bilmiyorum… Kıyafet ararkende bilemedim hiç nasıl birşey aradığımı, hoşuma gidecek birşey hepsinde ortak nokta; baktığımda “işte bu!” dedirtecek birşey. Tanımı yok onların, açıklaması yok. Senden açıklama bekler insanlar; nasıl? Yok…

Ve ertesi gün “Hayır.. Bu değil benim hoşuma giden..” dediğinde, kızarlar.. “Ama ya bu?!” derler; bakarsın.. Değil işte, o değil… Açıklayamazsın, içindekileri açıklayamazsın bi’ türlü.. Susarsın, bakarsın, sessizliğinden anlamasını istersin; “Benim tercihim, saygı duy lütfen” dersin; içinden.. Duymaz, onun içindekileri senin duymadığın gibi.. Tanımlar farklı oluyor kişiler için ve her kişinin içerisindeki bir diğer kişi için.. Değişiyorsun yani gün be gün…Bulamadım bir fotoğraf, şöyle baktığımda birşeyler demek isteten.. “İşte devrim, bu sana göre!” dediler.. Değil..

Gözlerim bir fotoğraf arıyor… Baktığımda “işte bu!” dedirtecek.. Öyle bir fotoğraf olsa; susmak istemesem baktıkça, konuşsam konuşsam.. anlatsam sürekli bi’şeyler.. bakmaya doyamasam.. bana sevmeyi, üzülmeyi, dostluğu, arkadaşlığı, hüznü, kızgınlığı, çiçeği, böceği, çayı, kurabiyeyi, bamyayı, sabahı ve geceyi, umudu, yaşamı hatırlatsa.. bitmese cümlelerim, doymasam bakmaya..

Kayıp değil o fotoğraf, biliyorum bi’ yerlerde.. Ama bulamıyorum…

Gönderen: devrimgunyel | Mart 29, 2008

köprü

köprü

___________________________________

Karsi taraf cagiriyor; gel…
Bakma sen çelimsizliğime, tahmin edemeyeceğin kadar dayanıklıyım.
Işığa doğru yürü; güzellikler ışığın yanında hep… Çocukların seslerine kulak ver, mutluluk orda o seslerde, o yüzlerde, o aksak ritimlerde…
Seviyorum seni insanoglu! Gel, itiraz etme…

Fotoğraf : Ömer B.

Gönderen: devrimgunyel | Mart 29, 2008

Aynı sesleri duyuyoruz; farklı cinsiyette, farklı ırklardan, farklı yerlerdeki, farklı insanlardan; acı acı geliyor ölümün sesi… İçimiz yanıyor her birinde. Donuklaşıyor, zamanı sorguluyoruz. Sevdiklerimiz düşüyor aklımıza, geçmişimiz, bugünümüz ve olmayabileceğini düşündüğümüz geleceğimiz. Aklımızda yine “ben”, yine kendimiz; zaten onları hatırlatan da bizlere, bıraktıkları, bizlere yaşattırdıkları değil mi?
Acı acı geliyor ölümün sesi..İçimiz yanıyor her birinde.. Ama inatla dahasını istiyoruz, farklı insanlardan, ortak nokta bulamadığımız, başkalarıyla ortak noktaları olan insanlardan. Öl diyoruz, öl de daha rahat nefes alayım! Türkünün sesi yakarken içimizi, gitmeseydi derken(oralar uzak diyarlar, gittiler, yok olmadılar..) ; beddua etmek nasıl bu kadar kolay oluyor? Nasıl bir duygudur bu, nasıl istemezsin bitmesini; nasıl yaşayabilirsin bu duyguyla, nasıl yaşayabiliriz, nasıl yaşıyoruz, nasıl yaşıyorum?
Bir bencilliktir içimizdeki; aşılanmıştır, kim ne derse desin insanın iç dünyası hakkında, bunu büyütmek büyük bir sanat, saygı duyamadığım, duymaktan korktuğum..
İçimiz yanıyor yine ve daha da yanacağını bilmek çok koyuyor, bakakalmak öylece.. İzlemek, “ama..” deyip; gülmeye, yaşamaya devam etmek; kemiklerin üzerinde.

Yağmasın fazla yağmur, temizlemesin yeryüzünü; kemikleri görünce, midemiz kalkıyor..

_______________________________________________

Ne okuyorum : Yerdeniz Büyücüsü, Ursula K. Le Guin

yerdeniz büyücüsü

Ne dinliyorum : Sesimi şen bülbüllere katsalar – Hilmi yarayıcı

Ne izliyorum : Özgür’ün getirdiği bi’ dolu filmi =)

Ne içiyorum : Çay

Ne yiyorum : Karnabahar = Brassica oleracea

Gönderen: devrimgunyel | Şubat 9, 2008

film dedikodusu(closer)

Film eleştirmeni değilim, öyle yorum yapacak filmleri yargılayacak ya da övecek kadar film izlemedim; ya da kaliteli film izlemedim ya da kaliteli ve kalitesiz film arasındaki farkı bilmiyorum…

 

Romantik komediler eğlenceli ama boşturlar değil mi? Peki romantik dramlar var mıdırlar? Eğlencesiz ve dolumudurlar yoksa eğlencesiz ve boşmudurlar? Peki ben neden böyle salak cümleler kurmaya bayılıyorum?(bunu sonra tartışırım artık)

 

Closer; bi Julia Roberts’ı biliyorum sanırım gerisi tanıdık geliyor fakat isimlerini bilmiyorum bakmayacağım da… Oyuncular kısmında ki müzikler yazmamı tetikliyor o yüzden bakmayacağım da belki sonra, ama şimdi değil…

 

Filmin sonunda hayvan kazandı; öyle gibi geldi; karısına orospu gibi davrandığını karısının karısının sevgilisinin hatta kendisinin bile söylediği adam sonunda mutlu oldu. Sanırım doktor olduğu için; olabilir… meslek önemlidir belki onlarda da, o kadar acı çekti adam, o kadar zorluklar yaşadı karısına şunu arzuladım bunu arzuladım dedi, kadın kızdı gitti diğer adamla birlikte oldu ama sonra yine ona döndü, bir de doktor amca çok uğraştı çok ısrar etti, bu mantıklı değil ama, yani ısrarlar hoş olmaz değil mi? Ama ısrarın yanında aşağıladı da hmmm… bu unutulmaması gereken bi ayrıntı sanırım. Filmin sonunda çıkarılan sonuç; aşk nedir? Sonuç bir soru olunca pek hoş olmuyor yani bir sonuca varamamış oluyorsun.. bu dönemde izlenmemesi gereken bir film gibi geldi, hoş olmadı ama izlendi bitti de… pek sevmedim doğrusu ama film hakkında yazmak da istedim, film hakkında yazıyorum değil mi? Julia teyze takdirimi kazanamadı, suratında doğuştan masumluk var ve bu ne yaparsa yapsın ne kadar kötü davranırsa davransın hep “ama o aslında iyi biri…” imajı veriyor, her haltı karıştırıyor, ama… Julia bu filmde kötü biriydi bu filmde ki herkes kötü biriydi ama Julia teyze çok kötü biriydi… Neden? Kötüydü işte. Bütün sorunların kaynağında olan bir insandı değil mi? (böyle film eleştirisi olmamalı ben film eleştirisi yapmıyorum, olay örgüsünü gerçek diye düşünüp dedikodu yapıyorum, bunu unutmayalım lütfen!)

 

Gerçekler böyle değil gibi geliyor bana, ya da ben böyle bir gerçeğin parçası olmak istemiyorum. Acısı daha fazla, daha kişilik yok edici sanki, yani bunca olaydan sonra insan geçmişine bakıp geleceğini nasıl görebilir diyorum, hiçkimse yüzünden değil kendi yüzünden, düşünmek lazım az, acı çeksekte düşünmemiz lazım, düşünelim o zaman…. hmmm… Yapmamalıyız, evet.

 

Bitti film. Müzikler de bitti. Ben de bittim ve ben bir film hakkında dedikodu yaptım belki devamı gelir. Paramparça aşklar ve köpekler, daha az karışıktı sanki, babilde. Bu çok karışıktı çok yordu ama ardında pek birşey bırakmadı, hele yazdıktan sonra iyice silinecek filmin izleri kısa süreli hafızam zaten yeterince kısa, yeterince değil yeterinceden daha kısa…

 

 

Ne dinliyorum : Nurettin Rençber – Ayrılık Vakti
Ne içiyorum : Çay
Ne okuyorum : Che Neden İntihar Etti – Petros Markaris
Ne izliyorum :

Gönderen: devrimgunyel | Ocak 7, 2008

Memnuniyetsizlik…

Farklı bi’ zamanda yaşamam gerektiğine inanıyorum; zorluklarını bile bile… Günüm bugün değil. Kendimi ait hissettiğim, özgür hissettiğim, mutlu hissettiğim, rahat ve huzurlu hissettiğim gün bu gün değil. Gözlerimi kapattığımda kurduğum hayallerde, yok böyle bi’gün. Hayallerde ki karakterler aynı olsa da; duvarlar böyle örülmemiş, bu şekilde aydınlanmıyor odam ve giydiklerim daha farklı… Ama o güne ait hissetmem de ne kıyafetlerin etkisi var, ne de duvarların; insanlar farklı davranıyor aslında bugün ki insanlar olsa da daha faklı bakıyorlar birbirlerine.

Memnuniyetsizliğim mutsuzluğa dönüşmedi daha. Dönüşeceğini de sanmıyorum bu kadar pozitif baktıkça ben dünyaya. Ama memnun değilim işte.

Zamanı geri almak istiyorum, sanırım bütün insanları kaybetmeye razıyım; anılarımı da kaybettiğim sürece. Üzüntülerin daha anlamlı olduğu günleri yaşamak istiyorum, yaşadığın her anın yaşama ait olunduğunun bilincinde bi’ dünyaya dönmek istiyorum, sonra bakmak istiyorum emeklere ve emeklerin değerlerini görmek istiyorum, kışın soğuk suda elim donsun istiyorum soğuktan banyo sayısını azaltayım, ve haberler çok sonra ulaşsın bana, nal sesleri de duyayım. Küçücük dünya öküzün boynuzlarında olsun, ve çabalar, kavgalar, düşünceler uçuşsun. Evet, yakılacak birileri; yakılsın. Şimdi ki gibi hiç gibi ölmelerindense vebadan ölsünler vebaya çare bulunsun, ve bu çare şirket kavgaları yüzünden saklanmasın. Restorantların içindeki ve dışındakiler olmasın, insanlar aç ve tok olacak her daim, ama gözlerinin içine baka baka yiyenlerin sayısı, “ama…”yla başlayan cümlelerin sayısı daha az olsun ve vicdan görmeyince katlatsın, görünce katlanmasından sa, yani vicdan o zamanların vicdanı olsun… Bu kadar basit cümleler eminim ki demek istediklerimi anlatmıyorlar. Yetersizler, sönükler, düşüncelerime isteklerime tercüman olamıyorlar. Yapabilecek bi’şey yok sanırım. Yaşamayanın bilemeyeceği şey. Eğer sen de, yaptıklarından dolayı iki arada bir derede hissediyorsan kendini, sorgulamaktan başın çatlıyorsa, bu sana göre güvensizlik değilse ve keşkeyi ne kadar kullanmasanda; bankanın camında ki; “Öğretmenler Krediniz Hazır” yazısı içini cız ettiriyorsa, bu yazının altındaki banka müdürünü çileden çıkartan deli gülümsetiyorsa seni, 60′ında ayakta zor duran amca 20sinde işe yaramaz gençlerin pisliklerini aç aç topluyorsa ve bu senin için acındırma değil, abartma değil, baş ağrısı sebebiyse, bütün insanları ikna etmek istiyorsan, aynı yerden aynı şeyleri görmek istemesende ortak kümelerde birşeyler arıyorsan.. belki sende benim gibi düşünüyorsun ve yaz…………………………………………….

Cümlelerin bitesi yok, anlatmak istediklerim gibi bende kafamda bacaklarımda kalbimde beynimde karışığız hatta bazen klavyenin üstünde dolaşan ellerim de karışık. İstediğin gibi düşün, türkçe öğretmenimin tersine çeşitliliklerden memnunum itiraz edeceklerim oluyor, tartışacaklarım oluyor ve ikna etmek için çabalayacağım insanlar oluyor. Yani benden farklı bir çeşit olabilirsin, gördüğüm görmüyor olabilir düşündüğümü düşünmüyor olabilirsin, emin ol senin ki hayır bunu düşünüyorsun aslında, hayır aslında bunu hissediyorsun demeyeceğim sana, belki sende demezsşn kim bilir… Bakkıyorum ve dinliyorum, işime geleni yorumluyorum, ama yaptığın söylediğin şey senin isteklerin, senin kontrolün ve baskı altında değilsin ve bunları yapmak istediğin içinyapıyor ve yaşıyorsun; olayın ‘aslında..’ kısmı yok aslında. Ne kadar farklı başladı yazı ve ne kadar farklı şekilleniyor. Okuyana göre yazmadığım için sanırım, hani üstü kapalı günlük gibi olduğu için okurun görüşü ne kadar umrumda bilmiyorum. Duyunca umrumda olacak ama yazarken, ilk yorumdan önce hiç bir zaman bütün yazıyı okumayacağım için umrumda değil. Umur nedir ki? üzerinde açtığı yara mı, bıraktığı iz mi? üzerimde şu anda bu yazı bir iz bırakmıyor, bir yara açmıyor, sonrasını düşünmeden yazıyorum ve sonrasında olacakları sonra düşüneceğimi düşünüyorum. Ne birilerine birşey anlatmaya çalışıyorum bu yazıyla, ne de edebiyat dünyasına farklı bir bakış açısı getirmeye. Aklımda ki kelime dizimi devrik, cümleler bağımsız ve ben bunları yazarken milyonlarca şey düşünüyorum ve sadece küçük bir kısmını yazıya geçirebiliyorum ve bu yazdıklarım okuyacak kişilere karşı bir savunma değil. Sanki öyle gibi değil mi? bende bi an öyle hissettim. Ama değil ve bunu ben bilebilirim, komik olan da bu sanırım; hadi canım bariz bu diye duyduğum sesler sinirime dokunuyor yani güvensizlik değil mi bu? yani hayır derken bi insan niçin evet demek istesin? bir insan neden söylediği sözlerin tersini söylemek istesin, ima ne demek, ve neden ben bunu yapma gereği duyayım ve ben bunu yapmadığımı söylerken neden insanlar bunu yaptığıma inansınlar. Ben mi çok basit düşünüyorum, sen mi çok karmaşık düşünüyorsun? Uykusu varsa bir bebek neden sessiz huzurlu yatağında ağlasın, neden bir ayakta sallanmak istesin?

Yoruyor bu dünya beni, dönüyor da dönüyor. insanları dönüyor da dönüyor bir yandan. İmalı laflar, bir kelimenin yettiği yerlere bilmediğimiz kelimelerle paragraflar, anlamsız gelen sözler, anlamsız sözlerin anlatmak istediği anlamlar, aslında anlamı o olmayan anlamı farklı sözlerin anlattığını anlatmak isteyen sözler, sözler, sözler… Kafada dolaşan bin bir tilki. Yoran yaşam, yoran insanlar. Gözlerini kapatmak istemek… Kafayı geriye atıp, yalnızlığı iliklerinde hissetmek, hem de her yerde yapabilmek bunu… Çok zor bu devirde çok… Keşfedilmemiş yerler arıyorum, keşfedilmemiş ve keşfedilmeyi beklemeyen, hazırlıksız yerler… ve orada yeni doğan, saf katıksız, oyunu kuralına göre oynamanın bilincinde olmayan bebekler; akıllarından yaşam dışında bi’şey geçmeyen, sorgulayan ve sorgulamaktan çekinmeyen, sorgulamadan sorguladım demeyen, dünyada ufacık bir değer olmasına karşın kendisini çevresinin efendisi görmeyen ve insanları kendi doğrularıyla yargılamayan önyargısız küçük insanlar…

Bu ne kadar yormuş beni farkında olmadan… Kulaklarımda insanların sesleri çınlıyor “Hayır sen aslında bu şekilde hissediyorsun!” ve onlara açıklama yapmak zorunda hissetmek… ve bende öğreneceğim, onlara gülüp geçmeyi ve dünyamı istediğim gibi kurmayı, on doğrunun on birincisine yeterli olmadığı bir dünyam var ve tek isteğim benimkini değiştirmeye çalışmamaları, benim onlarınkine çalışmadığım gibi… Değiştirmek büyük erdem, ben yaptım demek, katkısı olduğunu düşünmek kendi doğrusuna doğru büyük kocaman bir erdem… kutunun kenarlarından taşmaması insanın, kutunun içine silmece kusursuz oturması… Normallik ve anormallik… Çeşitlilik ve normallik… Nefes aldığım sürece, karnımı doyurarak açlığımı giderdiğim,su içerek susuzluğumu giderdiğim, üreyebildiğim sürece, bir hacmim bir kütlem olduğu sürece yani uzayda diğer insanlar gibi yer kapladığım sürece normalim; istediklerimi diğer insanlardan daha rahat söylüyor olabilirim, kafamda tasarladıklarım kendi çıkarlarımdan öte başkalarının çıkarları oluyor olabilir, sevgimi farklı şekillerde gösteriyor olabilirim, fakat eminim dünyada bu şekilde olan bir çok insan vardı var ve var olacak zamanı duvarların şekli kıyafetleri konuştukları dil farketmez… ve onları bulduğumda…

Demem o ki, dünya üstüme üstüme dönüyor…

Gönderen: devrimgunyel | Kasım 18, 2007

zahir..

Başlığın kitabın adını yazmaktan öte bir amacı yok, kelime anlamına tam olarak hakim değilim ve bana kitapta ki karakterden ötesini çağrıştır(a)mıyor.

zahir/paulo coelho

Ve bu isim resmi bulurken farkettiğim üzere ingilizce romanda da aynen kalmış, sanırım kelimenin arapçadan gelmesinden kaynaklı…

Ne ki zahir? google ve ekşi sözlük… bir bütün olmuşlar artık, sözlük yerine google’ı açtığımda farketmeliydim ilk çıkacak sayfanın ekşiye ait olacağını… neyse bu emeğe saygı göstermek ve sözlerine kulak vermek lazım sanırsam;

-sanırım anlamındaki sözcük

-kadıkoy rihtimda minibuslerin girdigi sokaktan dalip saga dondugunuzde karsilasacaginiz asmis sandvic yapan adam. artik ayni yerde bir dukkani da var.

-arapça görünen, varolan, görmezden gelinemeyen anlamında sözcük. jorge luis borges‘in the aleph adlı öykü kitabında yer alan güzel bir öykü. zamanla değişen takıntılara, ya da görmezden gelinmesi imkansız olmaya başlamış şeylere dair fantastik ve postmodern bir anlatı. zahir para olur, arjantinli bir bayan olur, vesaire…
hamiş: popüler yazında şimdi “best-seller” listelerinde yer alan bir kitaba da hem başlık hem de tema açısından esin kaynağı olmuş sanırım. araklamak mı demek lazım bilmiyorum…

-oldukça değişik kullanım alanı olan isim, sıfat….
görünen, âşikâr olan. açık, belli, meydanda olan. * görünüşe göre. * şüphesiz. * suret. dış yüz. görünüş. * anlaşılan. * parlak, parlayan. hüsün ve safvet üzere olan. * engin denizler. * taşkın, coşkun. * semiz, tavlı ve bol olan. *yüksek şeref. * gelişip, etrafa sarılıp sarmaşmış bitki. * kuvvetli deve. * yardımcı, arka çıkan. * geriden gelen kuvvet.

-üçüncü nesil yazar. dört yıldır entry girmiyor ve toplam 10 entry girmiş…

-paulo coelho bu kelimenin tanımını aynı adlı romanında şöyle yapmıştır: arapça “görünmez olamayan, var olan”. bir zamanlar karşılaştığımız bir kişi veya düşünce, başka hiç bir şeye yer vermeyecek biçimde yavaş yavaş bütün düşüncelerimizi kaplar. encyclopedia of the fantastic’e göre bu kişi veya düşünceye zahir deniliyormuş.

işte aradığım…(ekşi’ye bin selam)

-paulo coelho‘nun 2005 yılında dilimize çevrilen kitabı. kitabın en çok aklımda kalan kısmı ray genişliği ile ilgili olan kısmıdır. (bkz: standart ray acikligi)
spoiler
’seni kendimden bile daha çok seviyorum.’ eğer bunu söyleyebilirsem kendimle barış içinde yaşamayı sürdürebilirim, çünkü bu aşk beni rehin aldı.
ünlü, başarılı, zengin bir yazarın savaş muhabirliği yapan karısı esther bir gün ansızın ortadan kaybolur. esther kaçırılmış mıdır, öldürülmüş müdür, yoksa kocasını mı terk etmiştir? çok sevdiği karısını bulmak için yanıp tutuşan yazar, esther’in en son birlikte görüldüğü kazak genci mikhail’le birlikte fransa’dan ispanya’ya, hırvatistan’dan orta asya steplerine uzanan bir yolculukta bulur kendini. bu büyülü yolculuk giderek bir ‘iç yolculuğa’ dönüşecek, yazar yazgının gücü ve aşkın doğasını yeniden keşfedecek, yaşamına yeni değerler biçecektir… günümüzün en çok okunan yazarlarından paulo coelho, daha önce yayınladığımız simyacı, on bir dakika, veronika ölmek istiyor gibi romanlarından sonra zâhir’de de, okurlarını bir ruh yolculuğuna çıkarıyor. zâhir’i okuduğunuzda, kendinizi daha derinden tanıyacaksınız.
spoiler

ooo öteside varmış…

Neyse, ekşiden arak yazılarla blog mu olurmuş, blog dediğin kitaptan arak yazılarla olur;

…”Önceki iki konuşmacı kadar açıksözlü olamadığım için özür dilerim, fakat yine de söyleyecek bir şeylerim var. Bugün bir tren istasyonuna gittim ve öğrendim ki tren raylarının birbirinden uzaklığı daima 143.5 santimetre ya da 4fit ve 8.5 inç olurmuş. Neden böylesine saçma bir ölçü? Kız arkadaşımdan bunu bulmasını istedim ve işte buldukları : İlk tren vagonlarını yaptıklarında insanlar  at arabalarını yaparken kullandıkları aletleri kullanıyorlarmış. Peki vagonların tekerlekleri arasında neden bu kadar uzaklık var? Çünkü arabaların geçtiği eski yolların genişliği bu kadarmış. Ve neden? Çünkü onların savaş arabaları iki atla çekiliyormuş ve atlar yan yana durduğunda, genişlikleri 143.5 santimetreymiş.

    Böylece benim bugün gördüğüm, her biri birer sanat eseri olan hızlı trenlerimizin kullandığı rayların arasındaki uzaklık Romalılar tarafından belirlenmiş. İnsanlar Amerika Birleşik Devletleri’ne gittiğinde ve orada tren yolları inşa etmeye başladıklarında bu genişliği değiştirmeye gerek duymamışlar ve o şekilde kalmış. Bu uzay mekiklerinin yapımını bile etkilemiş. Amerikalı mühendisler yakıt tanklarının daha geniş olması gerektiğini düşünmüşler, fakat tanklar Utah’da imal ediliyor ve oradan Florida’daki uzay merkezine trenle nakledilmeleri gerekiyormuş ve trenlerin bu yolda geçecekleri tünellerden, daha geniş hiçbirşey geçemiyormuş. Ve böylelikle onlar da Romalıların ideal olduğuna karar verdiği bu ölçüyü kabul etmek zorunda kalmışlar. Peki bütün bunların evlilikle ne ilgisi var diyeceksiniz?”….

Simyacı’nın yazarı(Paulo Coelho) olduğu aklımda kalmadan, baktım ve aldım kitabı; isim bir yerden tanıdık geliyordu ve alınması önemsenmesi gerekenler arasındaydı sanki; ve kasadaydım işte… Memnunum, aldığım için değil, yazarına kanmadan alabildiğim için bir kitabı memnunum… Saçma bir sebep kimisi için, beni mutlu ediyor işte. Ooooh, iyki almışım…

Gönderen: devrimgunyel | Kasım 12, 2007

ve çizgi film de istiyorum…

Bugünlerde bi’ ilginç gidiyor… Hani gitme deyince bi’ süre soluklanacaksa eğer emin ol gitme demeye hazırım. Korkum tümden durması… Ne ben demek istediğimi anlatabildim, ne sen okur demek istediğimi anlayabildin…

Yoğunluk olduğunda her zaman kendimi boş hissederim zaten; hepsi üstü üste geldikçe, hepsini yaşamak “zorunda” olunca ya da o zorunluluğu hissedince… Amaçsız kalıyorum, tutunacak dallarda eksilmeler meydana geliyor; evet var bi’kaç dal önümde ama sanmıyorum ki kökleri sağlam olsun… Güvenemiyorum… Yere basarken ayaklarım, tutunacak dal arayan ben, nasıl olurda onların sağlamlığına güvenebilirim ki, benimki de laf… Düşünmek zor iş, baş ağrısı, diş ağrısı, karın ağrısı, sancı, hastalık… Yoruyor beni… Yine aldı başını gidiyor üç noktalar (…) , demek ki var bi’ sıkıntı, demek ki bu yazı koca bir sayfayı doldurmak için can atıyor(ne canlar atıldı bu yolda heyhat..).

Hayatı kurmaya çalışmak.. Planlar yapıp, bugünü erteleyip geleceği yaratmak… Korkum; yaratamamak ya da o zamanda geleceği yaratmak için o günü ertelemek… Yani günümüz sorunu, yani herkesin ‘ “keşke” sorunsalı ‘; yani çok konuşup bi adım yol almamak, yani mazeretler yaratmak, yaratılan mazeretlerden şekerli gemiler yapmak suyun çözebilmesi için yeterli miktarda… Bu benim en boş zamanlarım; ne mutluluğum mutluluk ne hüznüm hüzün… Aklımın bana ait olmadığı, bedenimin bana ait olmadığı zamanlar, yaşamımda ki boş kısım… Yaptıklarım benim isteklerim değil, benim seçimlerim değil, inandıklarım benim doğrularım reddettiklerim benim yanlışlarım değil, giydiğim kazak benim o gün giymek istediğim kazak değil, turuncu ayakkabının içine yeşil çorabı ben giymek istemedim, ben “giymek” istemedim; ama soğuktu.

Gerekliliklerin içinde boğulduğumu hissediyorum, benden giden parçalara bakıyorum ama evet..gözlerim otobüsün numarasını görmüyor, ya da yanan yemeği ama giden benin pekala farkında ve canını öyle acıtıyor ki; bilimsel kelimelerle hayatı yaşamak istemiyorum, kullanmak istediğim, anlamını en içimde hissedebildiğim kelimeler kullanmak istiyorum cümlelerimde.. benim cümlelerimse eğer onlar her kelimesini sindirmeliyim içime, ve her kurduğum cümle gören tarafından tanınmalı, görüyorsa eğer baktığı cümleyi “bunu devrim kurmuş” diyebilmeli(görmek zorunda değil, lafım görenlere).

Bunaldığım çok mu belli? Aynı paragraftan iki tane mi var yukarıda? Bu yazıların amacı ne? Kime yönelik? Hangi amaca peki?

Uzak bir yerde yalnızım; bi’ evde, büyük sessiz huzur kokan.. Huzurun yanına yanmış mandalin ve kahve kokusunu da ekliyorum, ve çay içiyorum… Duvarların soğuğunu hissedebiliyorum, ama içerisinin bezdirmeyen sıcaklığınıda… Hiç bi’şey rahatsız etmiyor beni olduğum durumdan; safi memnun bi insanım o an…çayın sıcaklığı, bardağın temizliği, sobanın görünüşü… Mutluluğumu, memnunuiyetimi kimseye göstermek zorunda değilim, ve ben bunu öyle güzel hissediyorum ki… Var olmanın dayanılmaz hafifliği bu mu acep? Kalem istiyorum, tahtadan bi’ kurşun kalem; elimi kurşun kalem gibi acıtmayan uçlu kalem gibi rahat yazılabilen bi’ kurşun kalem… Ve saman kağıt; samandan olmayan, ellerimi rahatsız etmeyen, yazdığımda beni yazmaktan alı koymayan, kuşe kağıt gibi bi’ saman kağıt… Ve onları kullanmamak istiyorum… Onların olduğu bi’ sehpa görmek, ve o sehbanın yanındaki kırmızı kanepede; sıcaklığını hissettiğim içi çay dolu temiz bardak elimdeyken, kitap okumak… Aklım dağılmadan, odaklanma sorunu yaşamadan, kendi kelimelerim gibi onunda her kelimesini anlayabilmek, kitabı hissetmek ayrıca… Sorumluluk istemiyorum, bırakın da orada sorumsuz kalayım, bırakın da bana orada söylemesin kimse yapmam gerekenleri, bırakın da orada siz olmayın, ve ben sizler için sorumluluk hissetmeyeyim… Bu hayal sensiz belki de sizzis olsun… Boş olsun, anlamsız amaçsız… Canım sıkılınca, bunalınca, kapıyı çarpıp gidebileyim… Kışı yaşayayım evde, kapıyı açtığımda baharı, evin önündeki havuz deniz olsan ben istediğim de ve yaz olsun yüzerken… Bu hayal de ben dememe gerek kalmasın, ki benden başka kimsecikler olmasın… Yorgunluğumu sana, sizlere yıktığım için özür dilerim; açık ve seçik günah keçimi sen, siz seçtim bu sefer. Bu “naalet” dünyayı sen, siz mahfettiniz.. Bırakın da bağırayım istediğim gibi, sizde biliyorsunuz susacağım, sizde biliyorsunuz “he..” deseniz herşey eskisi, yenisi, olduğu gibi devam edecek… Mutluluk tanımlamak aynı olacak, hüznü tanımlamakta, huzuru kimi islamda bulacak, kimi bi kadın da, kimi bi somun ekmekte, kimi mısralarda, kimi saçmalamalarda, ilgide, sevgide… Var huzur için yerler her safhada, ve huzur adı altında bulduğumuz bi sürü hissiyat var sanırsam…

Yorgunum, yorgun kalacağım da… Daha çok gencim, yorulacağım bi’ dolu gün beni bekler; bunun mutluluğuyla yaşamak gerek… Nedir ya bu mutluluk, neden aradığım yegane şeymiş gibi her cümlemde… Neden ben devrik cümleler kuruyorum sürekli, ve eğer devrik değilse cümlelerim neden hepsinin sonuna soru işareti koyma gereği duyuyorum?(hem devrik hem soru cümleleri de yok değil)

Tamam sustum, zaten buraya kadar okunmaz bu yazı, boğar adamı…

Gönderen: devrimgunyel | Ekim 16, 2007

oyun bu oyun..

stumble gibi bi’şey kimileri için iyi olabilir ama emin olun benim için değil…

bkz. aşağıdaki oyun ve zararları…size zararı olmayabilir; ama ama…


Click to Play!

Eski Gönderiler »

Kategoriler