Bugünlerde bi’ ilginç gidiyor… Hani gitme deyince bi’ süre soluklanacaksa eğer emin ol gitme demeye hazırım. Korkum tümden durması… Ne ben demek istediğimi anlatabildim, ne sen okur demek istediğimi anlayabildin…
Yoğunluk olduğunda her zaman kendimi boş hissederim zaten; hepsi üstü üste geldikçe, hepsini yaşamak “zorunda” olunca ya da o zorunluluğu hissedince… Amaçsız kalıyorum, tutunacak dallarda eksilmeler meydana geliyor; evet var bi’kaç dal önümde ama sanmıyorum ki kökleri sağlam olsun… Güvenemiyorum… Yere basarken ayaklarım, tutunacak dal arayan ben, nasıl olurda onların sağlamlığına güvenebilirim ki, benimki de laf… Düşünmek zor iş, baş ağrısı, diş ağrısı, karın ağrısı, sancı, hastalık… Yoruyor beni… Yine aldı başını gidiyor üç noktalar (…) , demek ki var bi’ sıkıntı, demek ki bu yazı koca bir sayfayı doldurmak için can atıyor(ne canlar atıldı bu yolda heyhat..).
Hayatı kurmaya çalışmak.. Planlar yapıp, bugünü erteleyip geleceği yaratmak… Korkum; yaratamamak ya da o zamanda geleceği yaratmak için o günü ertelemek… Yani günümüz sorunu, yani herkesin ‘ “keşke” sorunsalı ‘; yani çok konuşup bi adım yol almamak, yani mazeretler yaratmak, yaratılan mazeretlerden şekerli gemiler yapmak suyun çözebilmesi için yeterli miktarda… Bu benim en boş zamanlarım; ne mutluluğum mutluluk ne hüznüm hüzün… Aklımın bana ait olmadığı, bedenimin bana ait olmadığı zamanlar, yaşamımda ki boş kısım… Yaptıklarım benim isteklerim değil, benim seçimlerim değil, inandıklarım benim doğrularım reddettiklerim benim yanlışlarım değil, giydiğim kazak benim o gün giymek istediğim kazak değil, turuncu ayakkabının içine yeşil çorabı ben giymek istemedim, ben “giymek” istemedim; ama soğuktu.
Gerekliliklerin içinde boğulduğumu hissediyorum, benden giden parçalara bakıyorum ama evet..gözlerim otobüsün numarasını görmüyor, ya da yanan yemeği ama giden benin pekala farkında ve canını öyle acıtıyor ki; bilimsel kelimelerle hayatı yaşamak istemiyorum, kullanmak istediğim, anlamını en içimde hissedebildiğim kelimeler kullanmak istiyorum cümlelerimde.. benim cümlelerimse eğer onlar her kelimesini sindirmeliyim içime, ve her kurduğum cümle gören tarafından tanınmalı, görüyorsa eğer baktığı cümleyi “bunu devrim kurmuş” diyebilmeli(görmek zorunda değil, lafım görenlere).
Bunaldığım çok mu belli? Aynı paragraftan iki tane mi var yukarıda? Bu yazıların amacı ne? Kime yönelik? Hangi amaca peki?
Uzak bir yerde yalnızım; bi’ evde, büyük sessiz huzur kokan.. Huzurun yanına yanmış mandalin ve kahve kokusunu da ekliyorum, ve çay içiyorum… Duvarların soğuğunu hissedebiliyorum, ama içerisinin bezdirmeyen sıcaklığınıda… Hiç bi’şey rahatsız etmiyor beni olduğum durumdan; safi memnun bi insanım o an…çayın sıcaklığı, bardağın temizliği, sobanın görünüşü… Mutluluğumu, memnunuiyetimi kimseye göstermek zorunda değilim, ve ben bunu öyle güzel hissediyorum ki… Var olmanın dayanılmaz hafifliği bu mu acep? Kalem istiyorum, tahtadan bi’ kurşun kalem; elimi kurşun kalem gibi acıtmayan uçlu kalem gibi rahat yazılabilen bi’ kurşun kalem… Ve saman kağıt; samandan olmayan, ellerimi rahatsız etmeyen, yazdığımda beni yazmaktan alı koymayan, kuşe kağıt gibi bi’ saman kağıt… Ve onları kullanmamak istiyorum… Onların olduğu bi’ sehpa görmek, ve o sehbanın yanındaki kırmızı kanepede; sıcaklığını hissettiğim içi çay dolu temiz bardak elimdeyken, kitap okumak… Aklım dağılmadan, odaklanma sorunu yaşamadan, kendi kelimelerim gibi onunda her kelimesini anlayabilmek, kitabı hissetmek ayrıca… Sorumluluk istemiyorum, bırakın da orada sorumsuz kalayım, bırakın da bana orada söylemesin kimse yapmam gerekenleri, bırakın da orada siz olmayın, ve ben sizler için sorumluluk hissetmeyeyim… Bu hayal sensiz belki de sizzis olsun… Boş olsun, anlamsız amaçsız… Canım sıkılınca, bunalınca, kapıyı çarpıp gidebileyim… Kışı yaşayayım evde, kapıyı açtığımda baharı, evin önündeki havuz deniz olsan ben istediğim de ve yaz olsun yüzerken… Bu hayal de ben dememe gerek kalmasın, ki benden başka kimsecikler olmasın… Yorgunluğumu sana, sizlere yıktığım için özür dilerim; açık ve seçik günah keçimi sen, siz seçtim bu sefer. Bu “naalet” dünyayı sen, siz mahfettiniz.. Bırakın da bağırayım istediğim gibi, sizde biliyorsunuz susacağım, sizde biliyorsunuz “he..” deseniz herşey eskisi, yenisi, olduğu gibi devam edecek… Mutluluk tanımlamak aynı olacak, hüznü tanımlamakta, huzuru kimi islamda bulacak, kimi bi kadın da, kimi bi somun ekmekte, kimi mısralarda, kimi saçmalamalarda, ilgide, sevgide… Var huzur için yerler her safhada, ve huzur adı altında bulduğumuz bi sürü hissiyat var sanırsam…
Yorgunum, yorgun kalacağım da… Daha çok gencim, yorulacağım bi’ dolu gün beni bekler; bunun mutluluğuyla yaşamak gerek… Nedir ya bu mutluluk, neden aradığım yegane şeymiş gibi her cümlemde… Neden ben devrik cümleler kuruyorum sürekli, ve eğer devrik değilse cümlelerim neden hepsinin sonuna soru işareti koyma gereği duyuyorum?(hem devrik hem soru cümleleri de yok değil)
Tamam sustum, zaten buraya kadar okunmaz bu yazı, boğar adamı…
göklerde kartal gibiydim
kanatlarımdan vuruldum
mor çiçekli dal gibiydim
bahar vaktinde kırıldım
yar olmadı bana devir
her günüm bir başka zehir
mapushanelerde demir
parmaklıklara sarıldım
bilmem anlatabildim mi? anlatamadıysam anlatamamış olmak üzmez beni zira anlaşılmamak kadar acı değil anlatamamak. kendine ne zaman dönse insan başkasına vurduğu gibi vurmuyor çünkü. duruyor önce, ölçüp biçiyor, darbenin şiddetini belirledikten sonra indiriyor yumruğunu kendine, yüreğine, ciğerine.
By: nafile on Kasım 28, 2007
at 8:10 pm