Aynı sesleri duyuyoruz; farklı cinsiyette, farklı ırklardan, farklı yerlerdeki, farklı insanlardan; acı acı geliyor ölümün sesi… İçimiz yanıyor her birinde. Donuklaşıyor, zamanı sorguluyoruz. Sevdiklerimiz düşüyor aklımıza, geçmişimiz, bugünümüz ve olmayabileceğini düşündüğümüz geleceğimiz. Aklımızda yine “ben”, yine kendimiz; zaten onları hatırlatan da bizlere, bıraktıkları, bizlere yaşattırdıkları değil mi?
Acı acı geliyor ölümün sesi..İçimiz yanıyor her birinde.. Ama inatla dahasını istiyoruz, farklı insanlardan, ortak nokta bulamadığımız, başkalarıyla ortak noktaları olan insanlardan. Öl diyoruz, öl de daha rahat nefes alayım! Türkünün sesi yakarken içimizi, gitmeseydi derken(oralar uzak diyarlar, gittiler, yok olmadılar..) ; beddua etmek nasıl bu kadar kolay oluyor? Nasıl bir duygudur bu, nasıl istemezsin bitmesini; nasıl yaşayabilirsin bu duyguyla, nasıl yaşayabiliriz, nasıl yaşıyoruz, nasıl yaşıyorum?
Bir bencilliktir içimizdeki; aşılanmıştır, kim ne derse desin insanın iç dünyası hakkında, bunu büyütmek büyük bir sanat, saygı duyamadığım, duymaktan korktuğum..
İçimiz yanıyor yine ve daha da yanacağını bilmek çok koyuyor, bakakalmak öylece.. İzlemek, “ama..” deyip; gülmeye, yaşamaya devam etmek; kemiklerin üzerinde.
Yağmasın fazla yağmur, temizlemesin yeryüzünü; kemikleri görünce, midemiz kalkıyor..
_______________________________________________
Ne okuyorum : Yerdeniz Büyücüsü, Ursula K. Le Guin

Ne dinliyorum : Sesimi şen bülbüllere katsalar – Hilmi yarayıcı
Ne izliyorum : Özgür’ün getirdiği bi’ dolu filmi =)
Ne içiyorum : Çay
Ne yiyorum : Karnabahar = Brassica oleracea